Kökün Yolculuğu: Yersiz Yurtsuzluk ve Yeniden Yaratılan Mekân
Siz, coğrafyaların ve haritaların ötesinde, ait olmadığınızı bildiğiniz bir sokakta yürürken ya da tanıdık bir kokunun ortasında ansızın kendinizi "evde" hissettiğinizde; bu çelişkinin ruhunuzda açtığı boşluğu fark ediyor musunuz?
Yersiz yurtsuzluk, yalnızca bir coğrafi yer değiştirme midir, yoksa insanın kendi içindeki o en kadim yurdu aramaya mahkum olduğu uzun bir sürgünlük hâli mi?
Dünyanın sınırlarının keskinleştiği, aidiyetlerin birer tapu senedine indirgendiği ve insanın kapı önünde bırakıldığı zamanlar olur. Böyle zamanlarda, yeryüzünün gürültülü akışına karşı sığınılacak tek yer, belki de ne bir tuğla yığını ne de haritada işaretli bir noktadır; göçün ve yersiz yurtsuzluğun rüzgârıyla yeniden örülen o kırılgan mekândır. Tarih boyunca yerinden edilenler, yurdunu arkasında bırakıp yeni bir toprağa tutunmaya çalışanlar, aslında hep aynı sorunun cevabını aramıştır: Ev, üzerinde yürüdüğümüz toprak mıdır, yoksa taşıdığımız hafıza mı?
Çünkü ev, yalnızca ayak bastığımız coğrafi bir parça değil; insan ruhunun sığınma ihtiyacından kurduğu en mahrem yerdir. Bu yüzden 'yurtsuzluk' kelimesi bana her zaman derin bir sarsıntı vermiştir; zira o sökülüp atılma hâli, insanın sığındığı tüm kökleri havada bırakır. İşte göç edenin omuzlarındaki bu ağır yük, sanatın ve belleğin sığınağıyla kesiştiğinde, yurtsuzluk kendi başına bir estetik dile dönüşür.
Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası'nda evi sadece sığınılacak fiziksel bir yapı olarak ele almaz; onu "dünyadaki köşemiz", düşlerimizin ilk evreni olarak tanımlıyordu. Peki ya o köşe elinizden alındığında, o ev rüzgâra verildiğinde ne olur? Göç etmek, sadece bir yerden başka bir yere gitmek değil, Bachelard'ın o güvenli çatı katını yerinden söküp bilinmeyenin ortasına dikmek demektir. Yersiz yurtsuzluk, insanın köklerini havada bırakır; o an insan, toprağa değil, yalnızca zamana ve hafızaya tutunmak zorunda kalır.
Ancak insanın en yersiz yurtsuz hissettiği o trajik anda bile yaratma eylemi devreye girer. Sanat, göçmenin ve sürgünün elinde yeni bir vatan, geçici ama sarsılmaz bir sığınak hâline gelir.
Zihnimde tam da bu noktada beliren Shirin Neshat da anavatanı ile kurduğu kopuk bağı, sürgün psikolojisini video enstalasyonları ile görünür kılmaya çalışmıştır. Neshat, kamerasını ve fotoğraf karelerini birer "sığınak" bilincine dönüştürerek; devrimlerin, politik sınırların ve yasakların ortasında yurtsuzlaştırılan kadın bedenini, o sessiz ve derin direnişin coğrafyası hâline getirir. Sürgünün, kendi toprağında bile yabancılaşmak anlamına geldiği o arafta, sanatçı için üretmek; kayıp bir vatanı hafızada yeniden kurmanın, yarayı estetik bir dile çevirmenin ta kendisidir.

Neshat’ın uzun yıllar sonra İran’a ilk döndüğünde karşılaştığı radikal değişimle yüzleşmesinden doğan bu fotoğraf serisi, göçmenin anavatanında bile "yabancı" ve "mülteci"leşmesini gözler önüne serer. Siyah-beyaz fotoğraflardaki kadın portreleri, ellerinde tüfekler ve üzerleri Farsça şiirlerle kaplı tenleriyle dikkat çeker. Buradaki Farsça metinler (genellikle sürgün şairlerin eserleri) göç edenin dil ile kurduğu bağı, dili hem bir sığınak hem de bir hapishane olarak deneyimlemesini simgeler.

Neshat için sanat, fiziksel olarak geri dönemediği anavatanını bellekte ve imgede yeniden inşa etme, Bachelard'ın tabiriyle bir "düşler yığını" örme biçimidir. O, göçü sadece bir uçak biletine veya sınır çizgisine indirgemez; göçün insan zihninde yarattığı bölünmeyi, iki kültür arasında sıkışıp kalmayı ve kişinin kendi tenini bile bir sürgün yeri olarak hissetmesini sağlar.
Edward Said, sürgün üzerine düşünürken onun "koparılan köklerin ve iyileşmeyen bir yaranın trajedisi" olduğunu söyler. Ama aynı zamanda sürgünün, dünyaya çok daha geniş, eleştirel ve merhametli bir gözle bakabilme imkânı sunduğunu da ekler. Bizler, göç edenlerin ve yersiz yurtsuzların hikâyelerine dışarıdan bakarken, aslında kendi içimizdeki o mülteci yanla yüzleşiriz. Çünkü modern insanın ruhu da bir nevi sürgündür; hızın, kalabalıkların ve aidiyetsizliklerin arasında kendi evini arayan birer göçmeniz hepimiz.
Yurtsuzluk, haritalarda silinmiş bir çizgi değil; insanın kendi aynasına baktığında gördüğü o en eski sürgündür. Topraktan koparılan kökler bir daha tutunamaz belki ama sanat, o havada kalan boşluğu estetik bir çığlığa çevirir. Ve bizler, başkalarının acılarından örülen o kırık sığınaklarda dolaşırken anlarız ki; insan en çok, asla geri dönemeyeceği o yurdun özlemiyle yeniden var olur.




Comments